30.1.19

6.45



Saat 6.45'de yine camın kenarına oturdu. Birazdan geçecek delikanlıyı bekledi. Aylarca tekrar eden bu durumu fark ettiğim için, her gün belli etmeden, kuşkuyla onları takip ediyordum.
Delikanlı, kafasını hafif kaldırıp gülümsüyordu. Bizimkisi mutluluktan dört köşe oluyordu. Sevincini benden gizlemekte zorlanıyordu. İkisi de, onların bu göz göze gelme sevdalarını ve dakikliklerini anlamadığımı sanıyolardı. Oysa ben her şeyin farkındaydım. Henüz o kadar yaşlanmamıştım.
İlerleyen zamanlarda, bu cam kenarı sevda, sokağa düşmeye başladı... 6.45 sularında ekmek almaya, komşuya, markete ya da başka bir yere gitmeler başladı. Her şeyin farkındaydım ve onları izliyordum. Ancak içimde bir uyuşukluk vardı. Her şeyi sadece izlemek ve hiç tepki göstermemek geliyordu içimden. Bu hep böyle sürse bile, susmak istiyordum. Bu gizli seyir, bana da haz veriyordu. İçimde kıskanmak gibi bir duygunun belirmemesi nedeniyle kendime kızıyor, ve bu hususta kendime bir anlam veremiyordum. Tekdüze olan hayatıma bir renk gelmişti. Bir olaylar silsilesi olacaktı. Belki, onu çok sevmediğim için gitmesine izin verecektim. Ama sonra onun gibi beni taşıyacak, yedirecek, içirecek, çayımı yapacak bir hizmetçi bulabilecek miydim? Kim çekerdi benim gibi bir adamı? Aşk şansımı yıllar önce kullanmıştım. Artık yeniden başlamam imkansızdı.

Bu gizemli  6.45 misafiri yirmili yaşlarda bir delikanlıydı. Rahatlıkla bir doksana yakın boyu vardı. Ama cılız bir adamdı. Yüzü güzel sayılırdı. Üstelik komik sayılacak bir yürüyüşü vardı. Belki hayatında ilk kez bir kadından ilgi görmenin mutluluğunu yaşayan bir biçâreydi. En acısı oğlum yaşında bu çocuğa ne diyecektim? Bu durumda ne yapacaktım? 

Onlar artık kafe buluşmalarına geçmeye başlamışlardı bile. O zaman başkalarının onları görmesi durumuna karşı, içimde bir öfke belirdi. Bu rezaleti kaldıramazdım. Hiç ilgimi çekmeyen, soğuk olduğum, olmasıyla olmaması arasında bir fark olmayan bu kadını birden bire kıskanmaya başladım. O zaman üzüntüyü, ağırlığıyla yüreğimde hissettim.

Bu kıskançlık yüreğimde başka bir oyuk açtı. Bütün anılarım maalesef tüm acılarıyla evimin salonuna saçıldı. Ve hıçkırıklarla ağlamaya başladım. Ondan başka kimseyi kıskandığım için üzüldüm. Ben onu yattığı mezardan bile kıskanıyordum oysa. Şimdi bu kadını kıskandığım için kendimi suçlu hissettim.
On  yıl öncesine, daha demin olmuş gibi yakındım. Birazdan yola çıkacakmışız gibi. Mutluyuz gibi hissettim. Üç yıllık evliyiz. Bursa'ya gidiyoruz. Her şey güzel. Eşyalar güzel. Kızımız güzel. Henüz mevsimleri tanımıyorum. Acının anlamını bilmiyorum. Bir yol var bomboş. Arabada gidiyoruz. Hiç uyuklamam oysa. Tatlı tatlı kapanıyor gözlerim. Usul usul kapanıyor. Üst dudağım kuruyor. Yalıyorum sonra. Sonra yeniden gözlerim kapanıyor. Bir ses acı acı ‘’Serdar!’’ diye haykırıyor. Karşı şeritten gelen bir tırın altına giriyorum. Karıcığım yastılanıyor. Gözlerimle görüyorum. Arkamı döndüğümde küçük kızım alnında bir kan iziyle, annesinin peşinden koşuyor. Bayılıyorum.
Altı ay bedenen tedavi görüyorum. Ama ruh yaram, psikaytri  polikliniklerinde, sağdan soldan getirilen hocaların dualarıyla, zamanla geçmiyor ama katlanılabilir bir hale geliyor. Ölene kadar süremi doldurmak zorunda olduğumu hatırlıyorum.
Tayinim Van’a çıkıyor sonra. Kimsemin hikayemi bilmediği yerde beş yıl sonra, bir öğretmene kızını vermek isteyen bir kadının ısrarı ile, kendimden 20 yaş küçük bir kızla evleniyorum. Ona türkçe öğretiyorum, ona okuma-yazma öğretiyorum. Hayata karıştırıyorum. O da benim karımdan çok hizmetçim oluyor. Aramızda duygusal bir bağ olmadan, bir resmilikte, sıkıcılıkta günlerimiz geçiyor. Ben yaşlandıkça o gençleşip, güzelleşiyor. Ve sonra, bu kız kendisine bir cam kenarı aşığı buluyor. Düşünüyorum ve buluyorum. Sonuç ne olursa olsun aldatılmış olmanın mutsuzluğunu hissediyorum. Onu anlayabileceğim bir yerde değil, ve onu sevmiyorum. Ama yine de bana biat ve itaat etmesine alışmıştım. Ve bana bu küstahlığı yapmasını hazmedemiyorum.

Bir Pazar günü, güzel havada markete gitmek istiyor. Arkasından yola düşüyorum. Vapura biniyorlar. Arkalarından biniyorum. Oturdukları bankın arkasına oturuyorum. Görünmekten korkmadıkca onlar beni görmemekte direniyorlar.
Delikanlı, ‘’Az kaldı, bir terfi aldım mıydı, bu iş olur?’’ diyor.
Bizimkisi beni şaşırtan bir kibarlıkta
‘’Olsun artık hayatım.’’  Diyor.
Bu yapmacıklık bana çok komik geliyor ses etmiyorum.
‘’Çok güzelsin biliyor musun?’’ diyor delikanlı. Ben de onun güzel olup olmadığını düşünüyorum. Bir birlerinin yaşlarına göreler. Ve bu kızın ihtiyacı olan bu cümleleri ben ona hiç söylemediğimi fark ediyorum.
‘’Sevgisizlikten ölecektim.’’ Diyor benimkisi. Ona hak veriyorum. Bir suçlu bulmak lazım geliyor. Ve onunda ben olduğunu anlıyorum. Ne diye kendimden 20 yaş küçük bir insanla evlenmiştim? Alt tarafı bir öğretmenim diye, bu kıza bir söz hakkı tanımamış, beni istememe gibi bir şansı yokmuş gibi davranmıştım? Bu kibir neyin nesiydi? Ben kimdim ki?
Benle evlendi, ve şehirde yaşadı diye dahamı mutlu olmuştu bu kız şimdi? Beş senedir, sessizlik ve karamsarlıkta başka ne vermiştim ona? Geceleri iniltili ağlamarımda, beni teselli ederken, itip kaktığım bu kızın hayatını zindan etmeye ne hakkım vardı? Üstelik ben onu sevmiyordum bile. Benim sevdiğim kadın çoktan toprak altında karbon olmuştu. Benim yalnızca bir çocuğum olmuştu ve o çoktan bir cennet kuşuydu. Benim bundan sonra hiçbir zaman seveceğim bir kadın olmayacaktı ve asla başka bir çocuğumda olmayacaktı. Bu yas evine onu gelin getirerek ne denli büyük bir yanılgıya düştüğümü şimdi anlıyor ve bencilliğimden ötürü kendime kızıyordum.
Çifte kumruların sohbetini bir süre daha dinledim. Mutluluktan ve gelecekten bahsediyorlardı. Ve tüm aşıklar gibi, yarın yokmuş gibi keyiflilerdi. Beşiktaş'ta vapurdan indim.

Akşam olunca çayımı koydu. Hiçe saydığım bu kızla şimdi konuşmak bana heyecanlı geliyordu. O gittikten sonra hayatım zor olacaktı elbette. Büyük ihtimal bu ev bir çöp eve dönecekti. Bu evden giden kadın ellerinin ardından, bu nizam elbette tez vakitte bozulacaktı.
Bir ara kendimi onun babası gibi hissettim. Bu garip duygu beni sarstı. Ve uzak diyarlara götürdü. Gezintim bitince, çok düşünmeden,
‘’Nereye kadar saklayacaksın?’’ dedim.
‘’Neyi?’’ dedi. tetikte olmanın gerginnliğiyle, ani bir cevap vermişti.
‘’Uzun boylu sevgilini.’’ Dedim. Korkuyla ayağa kalktı ve odanın ucundaki duvara sırtını dayadı.
‘’Ne! Ne sevgilisi?’’ dedi. Esmer yüzü kızarmıştı. Kara gözleri öyle büyüdüki, gözünün beyaz kısımları neredeyse yok olacaktı.
‘’Korkmana gerek yok. Seni vuracak değilim.’’ Dedim. Elini yüzüne kapattı ağlamaya başladı.
Ayağa kalktım. Vedaları sevmediğim için ve onunda rahat toparlanması için şans verdim,
‘’Ben bir süre dışardayım, ben gelene kadar ona gitmiş ol.’’ Dedim. Bu durumu ailesi duysa benden önce ona hesap sorarlardı. Benden boşanarak ailesiyle de boşanmış oluyordu adeta. Tek güvencesi o delikanlıydı artık.
Bir saat sonra eve geldiğimde yoktu. Eşyalarını toplamış, gitmişti. Bir sefer ağladım. Yalnızlığın kollarına kendimi bıraktığımda içimde bir ferahlık oluştu. Onun, biraz bana yük olduğunu ve o varken kendim olamadığımı fark ettim. O da sevdiği erkekle ise, ve benim sevdiğim şey de onsuz olmaksa, ortada bir sorun yoktu. Ta ki bir hafta sonraya kadar. Delikanlı benimle evli olduğunu bilmiyormuş onun. Bizimkisi de hiç söylememiş. Ama iş evlenmeye gelince her şey ortaya çıkmış. Ve delikanlıda ondan ayrılmıştı. Benimle mutsuz bir hayat yaşamasından daha beter bir hale gelmişti.
Sabah kapıyı çalınca içeri aldım. Hiçbir şey demedim. Ona kızmadım, vurmadım. Ama yüzüne de bakmadım. Keşke biraz iyi davranmış olsaydım. Hiçbir şey olmamış gibi çayımı içtim. Vedaları sevmediğim için, evden çıktım. Ama evden çıkarken ona,

‘’Ben gelince evden gitmiş ol’’ dedim.
‘’Kurbanın olayım beni bırakma’’ diyerek sağ bacağıma yapıştı. Ve ağlamaya başladı. İçimde bir sıkıntı oluşmadı bu durumdan. O kadar salaktı ki yaptığın şeyin ne olduğunu ve benim durumumda başka birisi olsa nasıl tepkiler verirdi farkında bile değildi. Onun bu saflığı bana gülünç geldi.
‘’Babanı aradım’’ dedim. ‘’İster Van’a git, istersen burada kal ama ayrıldığımızı biliyorlar’’
‘’Beni istemezler, sensiz ben ne yaparım, benim yuvam yok orada, benim yuvam burasıymış, ayağına paspas olurum, bırakma beni!’’
Ayağımı kurtarmakta zorluk çekiyordum. Bu durum bende bir rahatlatma hissi oluşturmuyordu. Gitmesi kadar geri gelmesi de umrumda değildi. Ama yaptığı şeyin bedelini ödesin istiyordum.
‘’ Akşam 6.45’e Van’a bilet al alacağım sana’’ dedim. Ayağımı bıraktı.

Daha önce görmediğim yüz ifadeleriyle karşımda duruyordu. ilk defa kendi oluyordu bana karşı. Bu sonsuz ve soğuk evrende o da, en az benim kadar yalnız ve, en az benim kadar acılar çekiyordu. hissediyordum.   Bana dedi ki,


‘’Ben salak bir insanım, gerçekten öyle biriyim! Ama bana da hiç seçme şansı vermediler. Kendimi seninle buldum. Birden hayata seninle atıldım. Seni sevdim bile. Ama sen bir ölüye aşıktın. Sayıkladın geceleri, başında ben vardım. Bir koca gibi davranmadın asla! Sürekli sessiz ve sıkıcıydın. Yine de sabrettin, belki bir gün düzelir diye, düzelmedin. Bana sormadın bile, aldın beni karın yaptın. Sonra sabah akşam evde oturan bir hizmetçi oldum. Sonra senin ölmüş karının fotoğrafları içinde yaşamaya başladım. Kader mi bu! Ha sen olsan ne yaparsın söyle? Ben insan değil miyim aptal adam!’’

''Seni bana yamamaya çalışan ailenin suçu bu.'' dedim bende. Benden iğrenerek bakıyordu bana.
''Allah onların belasını versin!'' Sonra biraz sustuktan sonra,
''Biliyor musun? Çocukluğumu çok özlüyorum. Hiçbir şeyin farkında olmadığım günleri. Hayatın ilçemizden ibaret olduğu, o fakirliği çok özlüyorum. O zaman özgürdüm en azından. Şimdi bir tutsağım. Ama ben gökyüzü sevdalısıyım. Biliyor musun en sevdiğim rengi?

''Hayır.''

''Sen arabada seninle ölenlerle, herkesi öldürmüşsün! Kendin de dahil, kimse senin umrunda değil. Yanında uyuyan insanla alakan bile yok. Bana en son ne zaman dokundun, ne zaman güzel bir şey söyledin? Aramızda uçurumlar vardı. Ben düşmekten yoruldum. Beni fark ettiğini, o vapurda hemen arkamda oturduğunu bile biliyordum. Ama ses etmemen beni de ezdi. Senin aşağılık bir şerefsiz olduğunu hissettim.''

''Bunu hissetmek için dönülmez bir yola girmen gerekmezdi.''

''Son sözün bu mu?'' dedi.

''Her şeyin bir bedeli var.'' dedim.

Konuşulanlar  bana ağır geldi.Titreyerek ağlamaya başladı. Mahfettiğim hayat için üzgündüm. Gitmesi ya da kalması umrumda değildi aslında. Ama bir şeyler yıkılmıştı artık.

Eve geri döndüğümde,  kaldırıp başımı eskimiş binamıza baktım. Balkonda asılmış çamaşırlar sallanıyordu. Düşündüm; bu da kendini bir iple, çamaşırlar gibi asmasın? Usul usul merdivenleri çıktım.

1 yorum:

Yolcu dedi ki...

Öykünün başında yatalak bir adam ve evdeki hizmetçi kızın hikayesi olduğunu düşünürken olaylar biraz farklı ilerledi. Ne olursa olsun bu kadar duygusuz olamazdı bir insan sanırım. En azından vapurda...
Sonunda kendini asmış olabileceğini düşünüyor ama asılan çamaşırlardan anladığım üzere, hanım kalmaya karar vermiş. Farklı bir öyküydü. Biraz da sanki hayatın içinden...
Emeğinize sağlık