
Kimsesizliği bugün daha öfkeliydi. Yağmur evi perişan etmişti yine. Gecekondu damlatıyordu.
Ve yine iğrenç bir koku evin odalarında geziyordu. Etrafta çöplerden topladığı
kullanılır eşyalar mevcuttu. Bir havlu, bir oyuncak ayıcık, bir çalar saat, kol
düğmeleri, yırtık bir ceket, ıslanmış kitaplar ve bir tava, daha başka nice
şeyler… o bu eşyaları sokaktan kurtardığı için mutluydu. Çünkü sokaklarda
kalmanın ne kadar zor olduğunu biliyor, cansız varlıklara bile sokakta
kaldıkları için üzülüyordu.
Elinden
gelsede, rüzgarla yere kadar eğilen ağaçları söküp , evine getirebilseydi. Tüm
sokak köpeklerini, kedileri, üşüyen tüm çocukları keşke evinde misafir
edebilseydi. Ama sadece yorgun ve kirli köpeği onunla bu eve geliyordu. Bir
isim bile koymamıştı ona. Kader ortağı belliyordu köpeğini.
Kimsesizliği asiliğinden ötürü yıllardır
kendisiyleydi. Çok varlıklı olmasa bile, orta gelirli bir ailenin ortanca
çocuğuydu. Bir üniversite bile okumuştu. Ama her zaman insanlarla arasında görünmez bir mesafe vardı. Annesinin
ölümünden sonra, babasıyla pek anlaşamamıştı. Üzerindeki beklentileri
karşılayamamıştı. Girdiği işlerde çok uzun süre çalışamamış, insan canavarlarıyla başa çıkamamıştı. Kendi işini
kurmuştu daha sonra. Bir bilet acentesi açmış batırmıştı. Huysuz babası ve üvey
annesi ile daha fazla uğraşamamıştı. Şehir dışında bir iş buldum diye evden
ayrılmıştı. Ailesi onu başka bir şehirde, iyi bir işte çalışıyor sanıyordu. O
yine istanbul’da yaşıyordu aslında. Şehrin karşı tarafında karton, kağıt, ve
para edecek şeyler toplayarak geçimini sağlıyordu. Aylık 500 liraya zar zor bulduğu bu gecekonduda
insanlardan uzak bir şekilde hayatına devam ediyordu.
Tüm sokaklar ve caddeler onun ayak izleriyle
doluydu. Arkasında bir köpek ordusuyla geziyordu. Bazen dinlenmek için oturduğu
kaldırımlarda, insanların hor bakışlarıyla karşılaşıyordu. Kimsenin ona saygısı
yoktu. Hissediyordu. Sürekli kendiyle
konuşmaya alıştığı için, dışardan görenler onda bir delilik olduğunu sanıyordu.
Ne kadar köpek dostları olsada, ne kadar çocuk
arkadaşlara sahip olsada, içinde bulunduğu buhran halini kendisine bile
açıklamıyor, didiklemiyor ve yaşamaya devam ediyordu. Ama yinede her insan
gibi, bir yuvayı arıyor ve özlüyordu. Bu duygu bazen, tüm kalbini ele alıyor,
aşılması zor bir duruma geliyordu. Üstelik ölene dek böyle bir hayata yeniden
dönemeyecekti. Hissediyordu.
Akşamüstü sokaklarda gezerken, evlerden gelen hayatın sesleri onu hüzünlendiriyordu.
Bir zamanlar, ailesiyle yediği akşam yemeklerini hatırlıyordu. O zaman
yalnızlığın hançeri, usul usul kalbine saplanıyordu. Hiçbir şey olamamanın
acısını daha derinlerinde buluyordu. Bir sıfata sahip değildi. Bir baba, bir
oğul, bir amca değildi. Hiçbir kelime onun tanımı değildi. Sıcak bir evde,
topluca yenilen, o huzurlu akşam yemeklerini özlüyordu. Annesini, kız kardeşini
ve bazen babasını bile özlüyordu. Kimsesizliğin sızısını yenemiyordu.
…
Bu yalnızlığı ondan çocuk arkadaşları alıyordu bir
müddet. Mahallenin kumdan bir top sahası
vardı. Onları bulmak için oraya gidiyordu. En çok orada rahatlıyordu. Çünkü
kalbi yalnız çocukların yanındayken gevşiyordu. Karton topladığı el arabasını
sahanın kenarına bırakıyor, çocuklar gibi mutlu mesut oyunlar oynuyordu. Çocuklara kola, çikolata aldığı bile oluyordu.
Ancak bazen çocukların anneleri, karton taşıdığı arabayı orada gördükleri
zaman, çocuklarını eve çağrıyorlardı. Bu onun çok zoruna gidiyordu. İnsanlar
onu güvensiz buluyorlardı. Saçı sakalı birbirine karışmış, bu çirkin adamın
çocuklarına bir zarar vermesinden korkuyorlardı. Dış görünüşü ürkütücüydü. Oda bu duruma hak veriyordu.
‘’Kartoncu, uzak dur bu çocuklardan, bak kötü
söylerler sana.’’ diye uyarıyordu, çiçek satan çingene ona. O ise ses
etmiyordu.
Bir seferinde, bir adam ise,
‘’Eşek kadar adamsın! Bu çocuklarla ne oynuyorsun
sen?’’ demişti.
O kendini savunmasını bilmiyordu. Ama çocuklar onu
savunmuş, iyi bir adam olduğunu anlatmışlardı.
‘’O bizim abimiz, o bizim canımız!’’
Çocukları çok sevmek, ve onlarla oynamak ne güzel şeydi!
Ama insanlar bunu anlamıyorlardı. Haklı olarak çocuklarını, bu güven vermeyen
adamdan uzak tutmak istiyorlardı. Kartoncu da onlara hak veriyordu. Kendince küsüyordu, mahalleliye. Kimsenin fark
ettiği ve umursadığı yoktu onu. Tavşan dağa küsüyordu. Kimi zaman günlerce oyun
oynamaya gitmiyordu. Kimse onun olmayışını fark etmiyordu. Özlüyordu,
üzülüyordu ama insanlardan korkuyordu. Çocuklarla oynayamayacak kadar
büyümüştü. Üstelik kirliydi, kötü görünümlüydü. Kim olsa aynı şeyi yapardı. Televizyonlar
hep böyle olaylar anlatmıyor muydu?
Sürekli top sahasının önünden geçerken durup arkadaşlarına bakmış, ama yanlarına gitme
cesaretini kendinde bulamamıştı. Ne güzel, her şeyden umarsız ve her şeyi
unutarak oynuyorlardı. Gıpta ediyordu. O çocukların yanına gidecek cesareti
kendinde bulamasa bile, sokakta ona rastlayan çocuklar ısrarla onu yine sahaya
götürmeyi başardılar.
‘’Hadi be abi! Kırma bizi.’’ Demişti birisi. Bir
diğeri ise,
‘’İnan sensiz hiç tadı olmuyor.’’ Başka bir çocuksa,
‘’Vallahi biri bir şey derse, biz çıkarız karşısına
yine!’’
‘’Sen bizim dostumuzsun kartoncu!’’
Hep bir ağızdan,
‘’Yaşa be! Bizi kıramazsın sen.’’
Onları kımak ne mümkündü? Yine güzel güzel
çocuklarla oynamış, yaşamın ağırlığını omuzlarından atmıştı. Ne o çocuklardan,
ne çocuklar ondan ayrı kalmak istiyorlardı. Bu kirli, isimsiz abilerini çok
seviyorlardı. İyi bir adamdı. Çocuklar bunu büyüklerden daha iyi anlıyorlardı.
Çünkü kalpleri henüz dünya ile tanışmamış ve kirlenmemişti.
Ve belki bu son oyundu. Bilmiyordu. Ne o, ne
çocuklar son kez oynadıklarını bilmiyorlardı. Son kez oynadıklarını bilseler,
neler yaparlardı kim bilir? Çocuklar bir daha bu sahada top oynamayacaklardı. Sonsuza
dek ayrılacaklardı buradaki güzel günlerden. Her şey, bir kırgınlık ve cevapsız
sorulara gark olacaktı. Artık orası hüzün ve bir boşlukla dolacaktı. Bunu
yalnızca çocuklar bilecekti… biri gelip sonra oraya bir apartman dikecekti. O
çocuklar büyüyecek, oradan geçerken, acıyla gülümseyecekti.
…
Saklayacak değerli bir şeyi olmayan herkes gibi, oda
rahat biriydi. Fakirdi. Zenginler neye sahipse, sahip oldukları şeylerde
zenginlere sahipti. Fakirin eşyası az olduğundan, maddesini koruma telaşı
gütmezdi. Onun da başı ferahtı bu konuda . Gecekondusunda huzurla uyuyordu.
Korkusuz, telaşsız. Tek güvendiği eski tahta kapısıydı. Gecekondunun bu kapısı
kilitli bile olsa, bir tekmeyle açılacak türdendi. Ama hiçbir hırsız bu eve
girmeye tenezzül etmezdi. O yüzden bir şüphe durmuyordu. Bir hırsız bu eve girse, vidanı sızlar
cebinden beş lira bırakıp evden çıkardı.
Ama eve döndüğünde çocukların yanından, tahta kapının açık olduğunu gördü. Kilit kırıktı. Yerden aldığı demir parçasıyla
içeri girdi. Mahalleden gördüğü, tanıdığı kız çocuklarından biriyle, bir adam
evdeydi. Adam çocuğu kandırmış, boş sandığı bu eve getirmişti. Onları bir süre
izledi. Olayın mahiyetini biraz zaman sonra kavradı. Nasıl şerefsizce bir gaye
güttüğünü anladı bu alçak adamın! Kalbinde bir darlanma hissetti.
O gelmeseydi, bu alçak adam kim bilir neler
yapacaktı bu çocuğa? Hışımla içeri
girdi. Demir parçasıyla adamın kafasına arkadan vurdu. Adam olduğu yere
yığıldı. Kız çocuğu acı bir ağlama
tutturdu. Tir tir titreyen bu güzel
çocuğa sarıldı ve susması için telkinde bulundu. Ama çocuk korkmuş, bir türlü
ağlamayı kesmiyordu. Yerde yığılmış adam kendine geldi. Başının ağrısını
atamadı. Daha sonra nerede olduğunu kavradı. Başına geleni anladı. Korkuyla
evden kaçtı gitti. Kartoncu bu şerefsiz
adamı yakalama zahmetine girmedi bile. Çocuğu böyle bir vaziyette yalnız başına
bırakamazdı. Yerden aldığı oyuncak ayıcıkla çocuğu güldürmeye çalıştı.
Bu çocuk on bir yaşında, sarışın mavi gözlü, melek
kadar güzel bir çocuktu. Kaderini berbat edecek bir hadiseden, kurtulmuştu.
İlerleyen zamanda bu anı hatırlayıp, her gün ona içinden teşekkür edecekti.
Birkaç saat sonra bile hala oyun oynuyorlardı. İlk
kez içinde baba olmanın ne kadar güzel bir şey olacağıyla ilgili güzel bir
düşünce geçti. Bu kızın kendi kızı olduğunu düşündü. Ve içi huzur doldu.
Hava kararmaya başlamıştı. Sessizlik sokağa girmiş.
Karanlık usul usul tüm şehre çöküyordu. Kartoncu çocuktan daha saftı. Bu çocuğu
arayan soran yok mudur, annesi merak etmez mi, hiç akıl etmiyordu.
…
Şerefsiz adam mahalleye dönmüş, kartoncunun eve bir kız
çocuğunu zorla aldığını yaydı herkese. Üstelik
kurtarmak için içeriye girdiğini söylemişti. Kafasından akan kanlarıda,
kartoncunun kafasına vurduğu demir parçasının sebep olduğunu ve canını zor
kurtardığını, hiç yüzü kızarmadan insanlara anlattı. İyi giyimli bu ruh
hastasına herkes inanmıştı. Çünk normal bir görünümü vardı. Ve toplumdan
herhangi birine benziyordu. Beraber otobüse bindiğimiz, bankamatikte önümüzde
sıra bekleyen, bazen esnaf, bazen öğretmen, bazen komşu, bazen herhangi biri,
böyle alçak biri olabilirdi. Ve bunu anlayamamız ne kadar korkutucuydu.
‘’Kafama demirle vurdu ve beni bayılttı!’’ dedi.
Mahalleli,
‘’Biz o berduşta öyle şeyler olduğunu biliyorduk.’’
Minvalinde şeyler söylediler. Bir hışımla mahalleden çıktılar. Kızın babası
öfke içinde en önde koşuyordu.
Kızı ise her şeyi unutmuş, gayet mutlu mesut oyuna
dalmıştı. Daha biraz önce olan o kötü olayı çoktan kafalarından silmişlerdi.
Ama içinde bir acı vardı kartoncunun. Dünyanın bu kadar kötü bir yer olmasına
tahammül edemiyordu. Bu kadar olmaz sanıyordu. Her şey olurdu ama böyle şeyler
olmazdı, olmamalıydı! Böylesi güzel bir varlığa, nasıl bu şekilde yaklaşıyordu
o adam. Aklı bir türlü almıyordu.
Öfkeyle üzerlerine doğru gelen o ölümcül şerden haberdar
değillerdi, sadece oyunlarının ciddiyetindeydiler. Dünyanın en ciddi şeyi bu ilginç oyundu sanki.
Kartoncu oyuncak ayıcığı bir bebek gibi seviyordu. Onu izleyen kız kahkahalar
atıyordu.
‘’Senin mi çocuğu bu?’’ diyordu çocuk. Kartocu
başıyla onaylıyordu onu. Öpüyordu oyuncağı. Havaya atıp tutuyor, sarılıyordu.
Çocuk bu duruma gülmekten bir hal oluyordu. Ne vardı oysa gülecek? Hiç. Sadece kartoncu
abisini seviyordu.
‘’Annesi yok mu bunun?’’ diyordu çocuk. Kartoncu
gülerek, başını yukarı kaldırarak ‘’yok’’ demek istiyordu. Kız
‘’Vah canım, bu yaşta Annesiz kalmış.’’ Kartoncu numaradan
ağlar gbi yapıyordu. Çocuk bu duruma katıla katıla gülüyordu.
…
Bağırışlar ve küfürler, kartoncunun evinin olduğu sokağın
girişinden itibaren duyulmaya başlamıştı. Ama onlar yine oralı değillerdi.
Mutlu bir hayalin koynunda, kahkahalarla oynuyorlardı. Kim, neden onlara zarar
verecekti ki? İkisi de bu düşüncede değildi. Vurdumduymaz bir şekilde
dalgınlıklarına devam ediyorlardı.
Biraz zaman daha geçti. Sesler artık bahçe kapısında
duyuluyordu. Bir kalabalık gecekondunun bahçesine dolmuştu. Tüm camla açılmış,
tüm insanlar sokağa dökülmüştü. Ne olduğunu insanlar anlamıyordu.
Ne oldu diye soruyordu insanlar birbirine,
kalabalıkta birileri,
‘’Kartoncu çocuk tacizcisiymiş’’ diye cevap
veriyordu.
Bunu duyanlarda kalabalığa katıldıkça kalabalık
büyüyordu. Aralarında tekbir getirenler bile vardı.
Başka biri duyduğunu, yine başka birine,
‘’Çocuklara tecavüz ediyormuş’’ diye anlatıyordu.
Kulaktan kulağa değişerek geldi bu duyum. İnsanlar nefretle doldu.
‘’İçerde bir çocuk varmış! Gidip öldürelim o
kafiri’’ dedi bazıları da.
‘’Ben zaten biliyordum, o yavurda böyle bir şey
olduğunu! Böyle piçleri asmalı!’’
Bazıları sadece eğlence olsun diye kalabalığa
katılmıştı. Bazı anneler, çocuklarının arkadaşı olan bu adamın, çocuklarına bir
zarar vermediği için şükür edip, çocuklarına sarılıp ağlıyordu.
Kadın erkek duyan herkes koşa koşa gecekonduya
geldiler.
Bazıları çoktan polisi aramıştı bile.
Artık sesler duymazdan gelinmeyecek kadar yakındı. Artık
oyun bitmişti! Odaya bir tekmeyle girdiler. Çok terlediği için çocuğun montunu
çıkarıyordu bu sırada kartoncu. Onların
gözünde: durup dinlemeye gerek olmayan, kartoncuya bir söz hakkı vermeye gerek
duyulmayacak kadar açık ve netti her şey.
Kartoncu ölmeliydi!
Kız babasını görünce hiç neden yokken ağlarayarak
ona doğru koştu. Bu durum kartoncuya duyulan öfkeyi bir nebze daha arttırdı.
Kalabalıktan biri kızı alıp dışarı çıkardı. Birazdan içerde olacak şeylere
şahit olmasın istiyorlardı. Öfkeli baba yerden aldığı demir parçasıyla,
korkudan duvara yaslanmış kartoncunun kafasına vurmaya başladı. Öfkeli
kalabalık,
‘’Gebertin şerefsizi!’’ nidalarıyla, yere yığılmış
kartoncuyu tekmeleyeme başladılar. Dışarı gelen polisleri halk içeri almıyordu.
Polisler havaya ateş ediyordu ama kimsenin korktuğu yoktu.
‘’Burası tacizciye mezar olacak!’’ sloganıyla
bağırıyorlardı.
Kartonucuyu dövmekten yorulanlar geri çekiliyor.
Yeni gelenler, taze öfkeleriyle, bir yaşam belirtisi göstermeyen kartoncuyu
tekmeliyorlardı. Kimileri olanları
telefon kamerasıyla kayıt ediyordu.
Yeni polis ekipleride gelince, kalabalığı zorda olsa
evden çıkardılar. Olay yeri inceleme geldi. Ve kartoncunun öldüğüne kanaat
getirdiler. Bazı polisler içten içe bu duruma memnun bile oldular.
…
Televizyonlar kartoncunun haberini günlerce
paylaştı. Tüm ülke onun bir şerefsiz olduğuna inandı. Resimleri sosyal medyada
sürekli paylaşıldı. Aşağışık, beş para etmez bir cani olduğu söylendi. Böyle gebermeyi
hak etmişti insanlara göre. Keşke diyorlardı, bir tekme, bir yumrukta onlar
atabilselerdi, bunu ne çok istiyorlardı. Tüm sapıklar böyle gebertilmeliydi!
Bu olaydan sonra çocuk kartoncunun ölümüne ve
insanların ona bu şekilde şeyler söylemesine çok üzüldü. Gerçekte olanları babasına anlattığında, adam
bir ömür vicdan azabıyla yaşadı. Kızının olaydan sonra psikolojik olarak
yıprandığı için saçmaladığını düşümdü. Ama kızı haklıydı. Kendini, çocuğunun
bir yalancı olduğuna inandırdı ve vicdanı biraz rahatladı. Yaşlandıkça bu
olanlar babanın aklına iyice takılmaya başladı. Suçsuz, iyi bir insanın ölmüne
neden olmuşlardı. Ama haklı olduğunu düşündü sonra. O anda kim bu öfkeyi
yenebilirdi? Ama kartoncunun yaşamı ne olacaktı? Kayıp gitmişti. Hemde hiç suçu
yokken. Asıl kötü adamı arayıp bulmak istedi baba. Ama öyle bir adam sanki
yoktu. Sırra kadem basmıştı. Ve bir daha
ne mahalleli görmüştü onu, ne de başka bir yerde gören birisi çıkmıştı. O şerefsiz
kim bilir, nerelerde, kimlerin canını yakmıştı!
…
Kartoncunun babasına cenazeyi teslim etmek
istemişlerdi. Ama bu duyumları alan baba bunu kabul etmedi. Öyle haysiyetsiz
bir oğlu kabul edemezdi. El içine çıkamaz olmuştu oğlu yüzünden. Geceleri sessizce
ağladı ölene dek. Ama asla oğunun suçsuz olduğunu bilmedi.
Kartoncu
kimsesizler mezarlığına gömüldü. İsimsiz köpeği ölene kadar bu mezarın başında
ağladı. Bu mezarın tek ve daimi ziyaretçisi oydu.
Daha sonra büyüyüp Türkiye’nin en ünlü mimarlarından
olan o kız çocuğu, kartoncunun mezarını
ziyaret etti. Mezarın başında yalnızca bir mermer vardı. Mermerde siyah boyayla
yazılmış sayılar vardı. İçi acıdı kızın. Kendini hep suçlu hissetmişti. Ne yapabilirdi
kartoncu için artık? Giden gitmişti! Anıt gibi bir mezar yaptırdı ona, isim
olarakta ‘Dünyanın en iyi adamı’ yazdırdı. Kimsesizler mezarlığında, böylesine
gösterişli bir mezarı görenler, merak ettiler. Kimdi bu dünyanın en iyi adamı?
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder