2.1.19

Kartoncu


Kimsesizliği bugün daha öfkeliydi. Yağmur evi  perişan etmişti yine. Gecekondu damlatıyordu. Ve yine iğrenç bir koku evin odalarında geziyordu. Etrafta çöplerden topladığı kullanılır eşyalar mevcuttu. Bir havlu, bir oyuncak ayıcık, bir çalar saat, kol düğmeleri, yırtık bir ceket, ıslanmış kitaplar ve bir tava, daha başka nice şeyler… o bu eşyaları sokaktan kurtardığı için mutluydu. Çünkü sokaklarda kalmanın ne kadar zor olduğunu biliyor, cansız varlıklara bile sokakta kaldıkları için üzülüyordu.
 Elinden gelsede, rüzgarla yere kadar eğilen ağaçları söküp , evine getirebilseydi. Tüm sokak köpeklerini, kedileri, üşüyen tüm çocukları keşke evinde misafir edebilseydi. Ama sadece yorgun ve kirli köpeği onunla bu eve geliyordu. Bir isim bile koymamıştı ona. Kader ortağı belliyordu köpeğini.
Kimsesizliği asiliğinden ötürü yıllardır kendisiyleydi. Çok varlıklı olmasa bile, orta gelirli bir ailenin ortanca çocuğuydu. Bir üniversite bile okumuştu. Ama her zaman insanlarla arasında  görünmez bir mesafe vardı. Annesinin ölümünden sonra, babasıyla pek anlaşamamıştı. Üzerindeki beklentileri karşılayamamıştı. Girdiği işlerde çok uzun süre çalışamamış, insan  canavarlarıyla başa çıkamamıştı. Kendi işini kurmuştu daha sonra. Bir bilet acentesi açmış batırmıştı. Huysuz babası ve üvey annesi ile daha fazla uğraşamamıştı. Şehir dışında bir iş buldum diye evden ayrılmıştı. Ailesi onu başka bir şehirde, iyi bir işte çalışıyor sanıyordu. O yine istanbul’da yaşıyordu aslında. Şehrin karşı tarafında karton, kağıt, ve para edecek şeyler toplayarak geçimini sağlıyordu. Aylık  500 liraya zar zor bulduğu bu gecekonduda insanlardan uzak bir şekilde hayatına devam ediyordu.
Tüm sokaklar ve caddeler onun ayak izleriyle doluydu. Arkasında bir köpek ordusuyla geziyordu. Bazen dinlenmek için oturduğu kaldırımlarda, insanların hor bakışlarıyla karşılaşıyordu. Kimsenin ona saygısı yoktu. Hissediyordu.  Sürekli kendiyle konuşmaya alıştığı için, dışardan görenler onda bir delilik olduğunu sanıyordu.
Ne kadar köpek dostları olsada, ne kadar çocuk arkadaşlara sahip olsada, içinde bulunduğu buhran halini kendisine bile açıklamıyor, didiklemiyor ve yaşamaya devam ediyordu. Ama yinede her insan gibi, bir yuvayı arıyor ve özlüyordu. Bu duygu bazen, tüm kalbini ele alıyor, aşılması zor bir duruma geliyordu. Üstelik ölene dek böyle bir hayata yeniden dönemeyecekti. Hissediyordu.
Akşamüstü sokaklarda gezerken, evlerden  gelen hayatın sesleri onu hüzünlendiriyordu. Bir zamanlar, ailesiyle yediği akşam yemeklerini hatırlıyordu. O zaman yalnızlığın hançeri, usul usul kalbine saplanıyordu. Hiçbir şey olamamanın acısını daha derinlerinde buluyordu. Bir sıfata sahip değildi. Bir baba, bir oğul, bir amca değildi. Hiçbir kelime onun tanımı değildi. Sıcak bir evde, topluca yenilen, o huzurlu akşam yemeklerini özlüyordu. Annesini, kız kardeşini ve bazen babasını bile özlüyordu. Kimsesizliğin sızısını yenemiyordu.
Bu yalnızlığı ondan çocuk arkadaşları alıyordu bir müddet.  Mahallenin kumdan bir top sahası vardı. Onları bulmak için oraya gidiyordu. En çok orada rahatlıyordu. Çünkü kalbi yalnız çocukların yanındayken gevşiyordu. Karton topladığı el arabasını sahanın kenarına bırakıyor, çocuklar gibi mutlu mesut oyunlar oynuyordu.  Çocuklara kola, çikolata aldığı bile oluyordu. Ancak bazen çocukların anneleri, karton taşıdığı arabayı orada gördükleri zaman, çocuklarını eve çağrıyorlardı. Bu onun çok zoruna gidiyordu. İnsanlar onu güvensiz buluyorlardı. Saçı sakalı birbirine karışmış, bu çirkin adamın çocuklarına bir zarar vermesinden korkuyorlardı. Dış görünüşü ürkütücüydü.  Oda bu duruma hak veriyordu.
‘’Kartoncu, uzak dur bu çocuklardan, bak kötü söylerler sana.’’ diye uyarıyordu, çiçek satan çingene ona. O ise ses etmiyordu.
Bir seferinde, bir adam ise,
‘’Eşek kadar adamsın! Bu çocuklarla ne oynuyorsun sen?’’ demişti.
O kendini savunmasını bilmiyordu. Ama çocuklar onu savunmuş, iyi bir adam olduğunu anlatmışlardı.
‘’O bizim abimiz, o bizim canımız!’’
Çocukları çok sevmek, ve onlarla oynamak ne güzel şeydi! Ama insanlar bunu anlamıyorlardı. Haklı olarak çocuklarını, bu güven vermeyen adamdan uzak tutmak istiyorlardı. Kartoncu da onlara hak veriyordu.  Kendince küsüyordu, mahalleliye. Kimsenin fark ettiği ve umursadığı yoktu onu. Tavşan dağa küsüyordu. Kimi zaman günlerce oyun oynamaya gitmiyordu. Kimse onun olmayışını fark etmiyordu. Özlüyordu, üzülüyordu ama insanlardan korkuyordu. Çocuklarla oynayamayacak kadar büyümüştü. Üstelik kirliydi, kötü görünümlüydü. Kim olsa aynı şeyi yapardı. Televizyonlar hep böyle olaylar anlatmıyor muydu?
Sürekli top sahasının önünden  geçerken durup  arkadaşlarına bakmış, ama yanlarına gitme cesaretini kendinde bulamamıştı. Ne güzel, her şeyden umarsız ve her şeyi unutarak oynuyorlardı. Gıpta ediyordu. O çocukların yanına gidecek cesareti kendinde bulamasa bile, sokakta ona rastlayan çocuklar ısrarla onu yine sahaya götürmeyi başardılar.
‘’Hadi be abi! Kırma bizi.’’ Demişti birisi. Bir diğeri ise,
‘’İnan sensiz hiç tadı olmuyor.’’ Başka bir çocuksa,
‘’Vallahi biri bir şey derse, biz çıkarız karşısına yine!’’
‘’Sen bizim dostumuzsun kartoncu!’’
Hep bir ağızdan,
‘’Yaşa be! Bizi kıramazsın sen.’’

Onları kımak ne mümkündü? Yine güzel güzel çocuklarla oynamış, yaşamın ağırlığını omuzlarından atmıştı. Ne o çocuklardan, ne çocuklar ondan ayrı kalmak istiyorlardı. Bu kirli, isimsiz abilerini çok seviyorlardı. İyi bir adamdı. Çocuklar bunu büyüklerden daha iyi anlıyorlardı. Çünkü kalpleri henüz dünya ile tanışmamış ve kirlenmemişti.
Ve belki bu son oyundu. Bilmiyordu. Ne o, ne çocuklar son kez oynadıklarını bilmiyorlardı. Son kez oynadıklarını bilseler, neler yaparlardı kim bilir? Çocuklar bir daha bu sahada top oynamayacaklardı. Sonsuza dek ayrılacaklardı buradaki güzel günlerden. Her şey, bir kırgınlık ve cevapsız sorulara gark olacaktı. Artık orası hüzün ve bir boşlukla dolacaktı. Bunu yalnızca çocuklar bilecekti… biri gelip sonra oraya bir apartman dikecekti. O çocuklar büyüyecek, oradan geçerken, acıyla gülümseyecekti.
Saklayacak değerli bir şeyi olmayan herkes gibi, oda rahat biriydi. Fakirdi. Zenginler neye sahipse, sahip oldukları şeylerde zenginlere sahipti. Fakirin eşyası az olduğundan, maddesini koruma telaşı gütmezdi. Onun da başı ferahtı bu konuda . Gecekondusunda huzurla uyuyordu. Korkusuz, telaşsız. Tek güvendiği eski tahta kapısıydı. Gecekondunun bu kapısı kilitli bile olsa, bir tekmeyle açılacak türdendi. Ama hiçbir hırsız bu eve girmeye tenezzül etmezdi. O yüzden bir şüphe durmuyordu.  Bir hırsız bu eve girse, vidanı sızlar cebinden beş lira bırakıp evden çıkardı.
Ama eve döndüğünde çocukların yanından, tahta  kapının açık olduğunu gördü.  Kilit kırıktı. Yerden aldığı demir parçasıyla içeri girdi. Mahalleden gördüğü, tanıdığı kız çocuklarından biriyle, bir adam evdeydi. Adam çocuğu kandırmış, boş sandığı bu eve getirmişti. Onları bir süre izledi. Olayın mahiyetini biraz zaman sonra kavradı. Nasıl şerefsizce bir gaye güttüğünü anladı bu alçak adamın! Kalbinde bir darlanma hissetti.
O gelmeseydi, bu alçak adam kim bilir neler yapacaktı bu çocuğa?  Hışımla içeri girdi. Demir parçasıyla adamın kafasına arkadan vurdu. Adam olduğu yere yığıldı. Kız çocuğu  acı bir ağlama tutturdu.  Tir tir titreyen bu güzel çocuğa sarıldı ve susması için telkinde bulundu. Ama çocuk korkmuş, bir türlü ağlamayı kesmiyordu. Yerde yığılmış adam kendine geldi. Başının ağrısını atamadı. Daha sonra nerede olduğunu kavradı. Başına geleni anladı. Korkuyla evden kaçtı gitti.  Kartoncu bu şerefsiz adamı yakalama zahmetine girmedi bile. Çocuğu böyle bir vaziyette yalnız başına bırakamazdı. Yerden aldığı oyuncak ayıcıkla çocuğu güldürmeye çalıştı.
Bu çocuk on bir yaşında, sarışın mavi gözlü, melek kadar güzel bir çocuktu. Kaderini berbat edecek bir hadiseden, kurtulmuştu. İlerleyen zamanda bu anı hatırlayıp, her gün ona içinden teşekkür edecekti.
Birkaç saat sonra bile hala oyun oynuyorlardı. İlk kez içinde baba olmanın ne kadar güzel bir şey olacağıyla ilgili güzel bir düşünce geçti. Bu kızın kendi kızı olduğunu düşündü. Ve içi huzur doldu.
Hava kararmaya başlamıştı. Sessizlik sokağa girmiş. Karanlık usul usul tüm şehre çöküyordu. Kartoncu çocuktan daha saftı. Bu çocuğu arayan soran yok mudur, annesi merak etmez mi, hiç akıl etmiyordu.
Şerefsiz adam mahalleye dönmüş, kartoncunun eve bir kız  çocuğunu zorla aldığını yaydı herkese. Üstelik kurtarmak için içeriye girdiğini söylemişti. Kafasından akan kanlarıda, kartoncunun kafasına vurduğu demir parçasının sebep olduğunu ve canını zor kurtardığını, hiç yüzü kızarmadan insanlara anlattı. İyi giyimli bu ruh hastasına herkes inanmıştı. Çünk normal bir görünümü vardı. Ve toplumdan herhangi birine benziyordu. Beraber otobüse bindiğimiz, bankamatikte önümüzde sıra bekleyen, bazen esnaf, bazen öğretmen, bazen komşu, bazen herhangi biri, böyle alçak biri olabilirdi. Ve bunu anlayamamız ne kadar korkutucuydu.
‘’Kafama demirle vurdu ve beni bayılttı!’’ dedi.
Mahalleli,
‘’Biz o berduşta öyle şeyler olduğunu biliyorduk.’’ Minvalinde şeyler söylediler. Bir hışımla mahalleden çıktılar. Kızın babası öfke içinde en önde koşuyordu.
Kızı ise her şeyi unutmuş, gayet mutlu mesut oyuna dalmıştı. Daha biraz önce olan o kötü olayı çoktan kafalarından silmişlerdi. Ama içinde bir acı vardı kartoncunun. Dünyanın bu kadar kötü bir yer olmasına tahammül edemiyordu. Bu kadar olmaz sanıyordu. Her şey olurdu ama böyle şeyler olmazdı, olmamalıydı! Böylesi güzel bir varlığa, nasıl bu şekilde yaklaşıyordu o adam. Aklı bir türlü almıyordu.
Öfkeyle üzerlerine doğru gelen o ölümcül şerden haberdar değillerdi, sadece oyunlarının ciddiyetindeydiler.  Dünyanın en ciddi şeyi bu ilginç oyundu sanki. Kartoncu oyuncak ayıcığı bir bebek gibi seviyordu. Onu izleyen kız kahkahalar atıyordu.
‘’Senin mi çocuğu bu?’’ diyordu çocuk. Kartocu başıyla onaylıyordu onu. Öpüyordu oyuncağı. Havaya atıp tutuyor, sarılıyordu. Çocuk bu duruma gülmekten bir hal oluyordu. Ne vardı oysa gülecek? Hiç. Sadece kartoncu abisini seviyordu.
‘’Annesi yok mu bunun?’’ diyordu çocuk. Kartoncu gülerek, başını yukarı kaldırarak ‘’yok’’ demek istiyordu. Kız
‘’Vah canım, bu yaşta Annesiz kalmış.’’ Kartoncu numaradan ağlar gbi yapıyordu. Çocuk bu duruma katıla katıla gülüyordu.
Bağırışlar ve küfürler, kartoncunun evinin olduğu sokağın girişinden itibaren duyulmaya başlamıştı. Ama onlar yine oralı değillerdi. Mutlu bir hayalin koynunda, kahkahalarla oynuyorlardı. Kim, neden onlara zarar verecekti ki? İkisi de bu düşüncede değildi. Vurdumduymaz bir şekilde dalgınlıklarına devam ediyorlardı.
Biraz zaman daha geçti. Sesler artık bahçe kapısında duyuluyordu. Bir kalabalık gecekondunun bahçesine dolmuştu. Tüm camla açılmış, tüm insanlar sokağa dökülmüştü. Ne olduğunu insanlar anlamıyordu.
Ne oldu diye soruyordu insanlar birbirine, kalabalıkta birileri,
‘’Kartoncu çocuk tacizcisiymiş’’ diye cevap veriyordu.
Bunu duyanlarda kalabalığa katıldıkça kalabalık büyüyordu. Aralarında tekbir getirenler bile vardı.
Başka biri duyduğunu, yine başka birine,
‘’Çocuklara tecavüz ediyormuş’’ diye anlatıyordu. Kulaktan kulağa değişerek geldi bu duyum. İnsanlar nefretle doldu.
‘’İçerde bir çocuk varmış! Gidip öldürelim o kafiri’’ dedi bazıları da.
‘’Ben zaten biliyordum, o yavurda böyle bir şey olduğunu! Böyle piçleri asmalı!’’
Bazıları sadece eğlence olsun diye kalabalığa katılmıştı. Bazı anneler, çocuklarının arkadaşı olan bu adamın, çocuklarına bir zarar vermediği için şükür edip, çocuklarına sarılıp ağlıyordu.
Kadın erkek duyan herkes koşa koşa gecekonduya geldiler.
Bazıları çoktan polisi aramıştı bile.
Artık sesler duymazdan gelinmeyecek kadar yakındı. Artık oyun bitmişti! Odaya bir tekmeyle girdiler. Çok terlediği için çocuğun montunu çıkarıyordu bu sırada kartoncu.  Onların gözünde: durup dinlemeye gerek olmayan, kartoncuya bir söz hakkı vermeye gerek duyulmayacak kadar açık ve netti  her şey. Kartoncu ölmeliydi!
Kız babasını görünce hiç neden yokken ağlarayarak ona doğru koştu. Bu durum kartoncuya duyulan öfkeyi bir nebze daha arttırdı. Kalabalıktan biri kızı alıp dışarı çıkardı. Birazdan içerde olacak şeylere şahit olmasın istiyorlardı. Öfkeli baba yerden aldığı demir parçasıyla, korkudan duvara yaslanmış kartoncunun kafasına vurmaya başladı. Öfkeli kalabalık,
‘’Gebertin şerefsizi!’’ nidalarıyla, yere yığılmış kartoncuyu tekmeleyeme başladılar. Dışarı gelen polisleri halk içeri almıyordu. Polisler havaya ateş ediyordu ama kimsenin korktuğu yoktu.
‘’Burası tacizciye mezar olacak!’’ sloganıyla bağırıyorlardı.
Kartonucuyu dövmekten yorulanlar geri çekiliyor. Yeni gelenler, taze öfkeleriyle, bir yaşam belirtisi göstermeyen kartoncuyu tekmeliyorlardı. Kimileri  olanları telefon kamerasıyla kayıt ediyordu.
Yeni polis ekipleride gelince, kalabalığı zorda olsa evden çıkardılar. Olay yeri inceleme geldi. Ve kartoncunun öldüğüne kanaat getirdiler. Bazı polisler içten içe bu duruma memnun bile oldular.
Televizyonlar kartoncunun haberini günlerce paylaştı. Tüm ülke onun bir şerefsiz olduğuna inandı. Resimleri sosyal medyada sürekli paylaşıldı. Aşağışık, beş para etmez bir cani olduğu söylendi. Böyle gebermeyi hak etmişti insanlara göre. Keşke diyorlardı, bir tekme, bir yumrukta onlar atabilselerdi, bunu ne çok istiyorlardı. Tüm sapıklar böyle gebertilmeliydi!
Bu olaydan sonra çocuk kartoncunun ölümüne ve insanların ona bu şekilde şeyler söylemesine çok üzüldü.  Gerçekte olanları babasına anlattığında, adam bir ömür vicdan azabıyla yaşadı. Kızının olaydan sonra psikolojik olarak yıprandığı için saçmaladığını düşümdü. Ama kızı haklıydı. Kendini, çocuğunun bir yalancı olduğuna inandırdı ve vicdanı biraz rahatladı. Yaşlandıkça bu olanlar babanın aklına iyice takılmaya başladı. Suçsuz, iyi bir insanın ölmüne neden olmuşlardı. Ama haklı olduğunu düşündü sonra. O anda kim bu öfkeyi yenebilirdi? Ama kartoncunun yaşamı ne olacaktı? Kayıp gitmişti. Hemde hiç suçu yokken. Asıl kötü adamı arayıp bulmak istedi baba. Ama öyle bir adam sanki yoktu.  Sırra kadem basmıştı. Ve bir daha ne mahalleli görmüştü onu, ne de başka bir yerde gören birisi çıkmıştı. O şerefsiz kim bilir, nerelerde, kimlerin canını yakmıştı!
Kartoncunun babasına cenazeyi teslim etmek istemişlerdi. Ama bu duyumları alan baba bunu kabul etmedi. Öyle haysiyetsiz bir oğlu kabul edemezdi. El içine çıkamaz olmuştu oğlu yüzünden. Geceleri sessizce ağladı ölene dek. Ama asla oğunun suçsuz olduğunu bilmedi.
 Kartoncu kimsesizler mezarlığına gömüldü. İsimsiz köpeği ölene kadar bu mezarın başında ağladı. Bu mezarın tek ve daimi ziyaretçisi oydu.
Daha sonra büyüyüp Türkiye’nin en ünlü mimarlarından olan o kız çocuğu,  kartoncunun mezarını ziyaret etti. Mezarın başında yalnızca bir mermer vardı. Mermerde siyah boyayla yazılmış sayılar vardı. İçi acıdı kızın. Kendini hep suçlu hissetmişti. Ne yapabilirdi kartoncu için artık? Giden gitmişti! Anıt gibi bir mezar yaptırdı ona, isim olarakta ‘Dünyanın en iyi adamı’ yazdırdı. Kimsesizler mezarlığında, böylesine gösterişli bir mezarı görenler, merak ettiler. Kimdi bu dünyanın en iyi adamı?

Hiç yorum yok: